Bir başka WordPress.com weblogu

En Son

Muvakkat

"Her şeyden önce korkmayı bırakıp bir gün öleceğini kabullenmelisin."

Cehaletin can yaktığı keskin virajlardan başka hiç bir şey insanı düşünmeye sevketmez. Bilmemek, sizi cevap vermekten kurtardığı için omuzlarınız, altında ezileceğinizden çok daha az sorumlulukla yüklenir ki bu da size daha ahmak ama daha dik yürüme şansı verir. Mutluluğun resmi işte bu kadar basit bir kaç fırça darbesinden öte bir şey değildir. Diğer taraftan hayat neden aramaya başlamanız için gereken fitili her seferinde bir diğerinden daha büyük bir düşmanlıkla yakar ve her seferinde siz bu ateşi söndürene kadar elinizde kalan biraz daha azı olur. Acı çekmek, gerçeğe ulaşmadaki yegane yoldaştır ve yol boyunca canınızı sıkacak kadar çok konuşur.

Oysa insanlar hikaye dinlemeyi severler. Yüzyıllar boyu 3 başlı köpekleri, öfkeli Tanrı’ları, öldükten sonra dirilen peygamberleri, ortadan ikiye ayrılan nehirleri bıkmadan, usanmadan anlatıp/dinleyip dururlar. Hatta kendilerini anlatırlar bazen de; bir insan ömrüne akıl almaz anılar sığar düşündüğünde. Tonlarca suyu bıçak gibi ortadan yarabilecek kudretleri yoktur belki ama içine attıklarıyla boğulabilecek nice firavunu ölmeden önce secdeye eğebilecek hüzünler yaratmıştır çoğu. Midenize saplanacak bıçakların neşe dolu kahkahalar eşliğinde geleceği anıları da vardır tabiki; hüzne bulanmış sevincin yüzünden düşen bin parça bir küçük damla eşliğinde yolcu edilir, gülerken ağlamak işte tam böyle bir şeydir.

Canım yanıyor uzun zamandır çünkü aklım almıyor. Öleceğimin farkındayım, korkmuyorum ama gittiğim zaman ardımda bıraktığım hikayelerin öleceğini bildiğimden dertliyim. Nasıl olur da bir ömre dar gelen onca dün, bugün gitmeye hazır beklerken ben rahat ederim? Ben dediğime bakmayın, ben hiçim. Yolcu ettiklerimden arda kalanlar aklımdan firara kalkıştıkça değersizleşiyor varlığım, utanıyorum çünkü ufacık bir sırrı dahi saklamaya vakıf olamadım.

Dayanamıyorum bu fikre; anılarıyla beraber ölüyor insanlar. Oysa benim olanlarla değil bana anlatılanlarla yaşamak istiyorum ben. Aklımın bir köşesini geçmişe rehin vermek, hatırlamak değil unutmamak derdindeyim. Yazık ki yegane dermanım beni yarı yolda bırakmaya yeminli gibi; zihnim zahmet edip adımı hatırlamak istemezken anılar ister istemez fani.

Her Gün

  Sessiz filmleri bir tek dilsizler anlar, bilirsin. Konuşmadan anlaşmaya çalışmanın tarifsiz acizliği gözlerinde başlayıp parmak uçlarında sonlanır. Masalların tadına bir tek âmâlar varır, bilirsin. Düşlerinde yeşeren ağaçların arasında gezinir küçük bir kız her daim. Ardına bakmadan gitmeyi bir tek sağırlar başarır, bilirsin. Fırtınalar koparken sonbahar akşamları rıhtımda, yaprak kımıldamaz onların aklında. 

  Nefesimden kesip arttırdığım kelimelerden ürkersin, bilirim; ama sana sesleneceğim vakit zaten ürkek kelimelerim.  Baktığım yerde olmayacağın zamanların tasavvuruna yenik yaşlı gözlerim; ama bilirim kalsan da gidecekmişsin gibi kalır sözlerin. Nedense en son benim içime düşer bir kurt, düşe kalka yürüyen aksak bir histen gayri neyim var;  bilirim insanı en çok gerçekleşmeyecek düşler yaralar.

Ay

  Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. Güneş , hayale müsaade etmeyecek tarzda her şeyi açık ve berrak gösterdiği için, yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik.
  Ağaçların tozlu yapraklarını, kayalar üzerinde durup soluyan kertenkeleleri, denizin kirli suları altında cam kırıklarını, paslı tenekeleri, eski pabuç naaşlarını seyretmenin ne kadar çabuk ruha bıkkınlık verdiğini tecrübe etmeyen var mı? Güneşli kırlarda geçen bir gezinti gününden sonra, akşamüstü eve ümitsiz dönmenin mümkün olmadığını tecrübelerimle bilirim. Güneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır. Onun ışığında eğlenmenin ve mesut olmanın hiç imkânı var mı?
  Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk. Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. Başımızı çevirdik: İki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti. Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği belirsiz ve tamamlanmış bir âlem içinde idik. Artık her şeyi açıkça görmek ıztırabından kurtulmuştuk. Yanlış görmek ve tahayyül etmek imkânının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu. Etrafımızda gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman vücut bulmuştu. Karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ay ışığı içinde birer süslü hayal olmuşlardı. Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin üzerinde ışıktan bir su sallanıp şarkı söylüyordu. Dünyanın güzelliğinden korkmaya başlamıştık. Zira aydan akan büyünün saadetiyle ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu.
  Ay! Ay! Yalancı ay! Zekâdan harap olanları dinlendiren hayâl gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!
 
  Ahmet Haşim | Bize Göre

Ehli Tepki II

-Neden?

-Çünkü istediğin buydu.

-Beni artık sen bile dinlemiyorsun demek.

-Seni ben bile anlamıyorum sadece. Sözümü kesiyor soluğun, fikrimi es geçiyor şaşkınlığın, kafan karışıyor benden kaçtıkça, kafam karışıyor sen her seferinde kucağıma döndükçe. O yüzden beni dinle sadece; sadece sadedi hazmet.

-Emrediyorsun?

-Elde ediyorum; seni, varlığını, tüm hissiyatını ve fikriyatını. Elime alıyorum dizginleri, senin başaramadığını başarıyorum, beni yok edemeyen seni hapsediyorum.

-Nasıl inanıyorsun senden kaçamayacağıma, onlarca kez yaptığım gibi…

-Hazmediyorsun işte, yavaş yavaş öğreniyorsun. Öğrendikçe eksileceksin zaten, eksildikçe sensizleşecek düşüncelerin, hatmedeceksin acıyı avucundaki çizgiler gibi, ezberin bozulacak, ağzın bozulacak, elinde ben kalacağım bir tek ve varlığın benim varlığım olacak.

-Hayal görüyorsun…

-Hala görmüyorsun! Cehennem soğuktur aptal, sen tir tir titriyorsun!

-Kafam karışıyor her seferinde. Ben ölümlerden ölüm beğendikçe güzelleşiyor yaşam, ben ölümden döndükçe ardını dönüyor. Aldırmamak da çözüm değil artık, nefes dahi almamak gerekiyor. Ciğerlerime hayat doluyor elemli bedenim koşulan bunca yolu kâfi buldukça,  allak bullak zihnimin üstüne gölgeler düşüyor.

-Eksiliyorsun işte, eksileceksin; hayat, bazen fedakârlık ister, birileri ya da bir şeyler uğruna bir parçandan vazgeçmen gerekir. Sen paramparça bir halde kendinden vazgeçiyorsun, kucağıma dönüyorsun…

Gel -Git | Kal – Git

  Yaptığımız tek şey şekilsizliğe kılıf uydurmak. Belirsiz imgelerle sarılı hayatlarımızı çerçevelendirmek. Geleceği görememenin korkusuyla andaki ayrıntılara gereğinden fazla anlam yüklemek. Bastırılmış ya da bastırıldığı sanılmış hislerin bilinçaltına sığamadığı düşlerin ardından pişmanlık kusmak. Kendini dahi tanıyamadan bir başkasının alışkanlıklarına aşina olmaya çalışmak. Telkinlerin bile terk ettiği boş bilinç duvarlarının ev sahipliğindeki ikilemlerin altında kalmak, yok olmak. Kelimelerin ardı arkası gelmeyen anlamlarına kapılıp susmakta karar kılmak, sükunete sarmalanmak. Soruların cevap arzularına denk düşmeyen cılız cümlelerle daha çok soru yaratmak. Dibe batmak, yüzmekten yorulmak, daha da dibe batmak; sonu beklemek, sona varmak, farkına varamamak.

İkinci Tekil Şahsın

Aklından bir sayı tut, kendine bir paha biç,
Benim ağzımdan birkaç cümle söyle kendine, takatim yok..
Aklımdan geçenleri unut, kendine bir ömür biç,
Benim ellerimden bir şiir yaz kendine, ilhamım yok..
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.